Melih Gümüş 1 Mayıs 2020

Avrupa, en gelişmiş, en yoğun nüfuslu ve ekonomik açıdan en zengin gıdalardan biri olmasına rağmen özellikle Asya ve Kuzey Amerika’ya göre çok daha az göklerine sahip.  Kıtada bugüne kadar inşa edilen 218 Göklerin’in yüzde 66’ı, sadece 5 şehirde bulunuyor , Londra, Paris, Frankfurt, Moskova ve Istanbul . Peki dünya nüfusu son yüzyılda en hızlı artış trendini yaşarken, diğer Avrupa şehirleri neden gökdelen yapma fikrini benimsemedi? 

 Gökdelenler ilk kez 19 yüzyıl’da Şikago’da ortaya çıktı. Daha sonrasında ise onu New York izledi. Amerika iç savaş sonrası artan kentleşme onları yüksek binalar yapmaya teşvik etti. 20 yüzyılın başında ise genişleyen beyaz yakalı iş gücünü daha verimli kullanmak için yüksek katlı ofis alanlarına talep arttı ve böylece gökdelen inşa etme fikri Amerika’da yaygınlaşmaya başladı. Aynı dönemlerde ise Avrupa ülkeleri şehirleşmelerin tamamlamıştı. Şehirler eşit bölgelere ayrılmış ve nüfusla dengeli olduğu için yüksek binalar  talep görmüyordu. Ayrıca Amerikanın dünya üzerindeki gücü artmaya ve aynı şekilde Avrupa’nın da azalmaya başlamıştı. Amerikalılar Avrupa’yı modası geçmiş olarak Avrupalılar da Amerika’ya gelenekleri, aşındıran ve yozlaştıran olarak görüyordu. Böylelikle Avrupa ve Amerika  arasında kültürel bir rekabet ortaya çıktı. Sonuç olarak her iki tarafta birbirlerine ait yeniliklere ve kavramlara karşı temkinli davranmaya başladı. Bu durum gökdelen inşaatlarının ilk başlarda Avrupa’da neden tercih edilmediğini açıklasa da daha sonrasında kıtanın neden bu yapıları uzak  kaldığını açıklamaya yetmiyor. 

 İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok Avrupa kentinin Amerika’daki gibi yüksek binalarla yeniden inşa edileceği düşünülüyordu. Pek çok kentin tahrip olması aslında gökdelenler için alanlar ve uygun ortam yaratmıştı. Fakat savaş sonrası nüfusun azalması nedeniyle insanları gökdelenlere yönlendirecek bir talep oluşmadı. Avrupalılar tahrip olan binalarıyla aynı şekilde restore ettiler ya da yerlerine benzer yapılar koydular.  Aynı dönemde ise Sovyetler Birliği ülkeyi yeniden inşa etme girişimine başladı. Tam olarak gökdelen olmasa da bizdeki TOKI binalarına benzer orta yükseklikteki binalar Sovyet şehirlerinde yükseliyordu. Avrupa’daki ilk yüksek binalar bunlardı. 

 Şehir planlamada çirkin ve plansız yapılaşmaya anlatan bir kavram var  “Brükleşme”. Bu kavram 1960 larda Brüksel şehrin plansız yapılaşmaya gitmesi sonrası ortaya çıktı. Aslında bugün için İstanbul diyebiliriz. İmar düzenlemesine  uyumadan kültürel değerlere önem vermeden eski binaları yıkıp büyük ve modern binalar inşa etmeye çalışan Brüksel’in ortaya çıkan çirkin yapısından sonra bu kavram mimarlık jargonuna girdi.  Avrupa şehirleri kendilerinin böyle çirkin şeylere dönüşmesini istemiyordu. Bu yüzden yüksek binalara karşı ön yargılı oldular. Tabii zaman içinde bazı düzenlemeler yaparak şehrin merkezinden uzak yerlerde gökdelenlere izin vermeye başladılar. Bugün Paris’teki La Défense semti buna  örnek. 

 2000’lerin başından itibaren mimari eğilimler daha da çeşitleniyor ve eşsiz tasarımlar giderek küreselleşen dünyada yerini almaya başlıyordu. Avrupanın yüksek binalara karşı olan tutumu da yumuşuyordu. Bu dönemde başladıda saydığım, Londra, Paris, Frankfurt, Moskova ve Istanbul gibi büyük finans merkezlerinde ticari alanlara olan talep artmaya başladı. Günümüzde artık gökdelenleri olan ihtiyaç sadece ticari alanları olan ihtiyaçlardan dolayı kaynaklanmıyor. Birçok geleneksel kırsal temelli endüstride insanların yerini makinaların alması nedeniyle milyonlarca insan hayatını kazanabilmek için büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Avrupa’da alım gücü olarak her şeye ulaşmak neredeyse çok kolay fakat bunun tam tersi olarak da emlak fiyatları inanılmaz yükseliş trendi gösteriyor. Avrupa’da yaşayan bir yakınınız varsa onlara emlak fiyatlarını sorun ne kadar dert yandıklarını göreceksiniz.  Küresel güç olarak Amerika’nın yanında Çin’in de eklenmesiyle Avrupa iyice arka planda kaldı. Avrupa artık gökdelen fenomenin de eskisi kadar bağışıklı değil. Avrupa’daki ülkelerin gökdelen inşaatı için getirdiği en önemli şart, şehrin silüetini kesinlikle bozmayacak inşa edilmesi. Bizde Istanbul’da inşa edilen Onaltıdokuz Kuleleri, şehrin silüeti konusunda bir dönem ülke gündemine oturmuştu. Paris’teki Tour Montparnasse binası aynı konu yüzünden bir nefret simgesine dönüşmüş durumda. Fransızlar, Paris’in en iyi manzarasının bu binadan gözüktü söylüyor, çünkü Paris’te Tour Montparnasse’ı görmediniz, tek yer burası diye ekliyorlar. Londra yönetimi, Sembolik Katedrali, Alexandra Sarayı, Big Ben Westminister Sarayı gibi 13 tane konumu korumaya aldı, bu yapıların siluetini bozacak yükseklikteki binalara izin verdi. Fakat şehrin belirli bölgelerinde gökdelen yapımı için alanlara ayırdı.  Siz ne dersiniz ütopik gelecek senaryoların işlendiği dizilerde ve filmlerde şeyler tamamen gökdelenlerden oluşuyor sizce gelecekte yatay mimari m 2 mimari mi kazanacak?